Basında Biz

Avrupa Birliği Perspektifinde Türkiye’ye Bakış

AB Müktesebatı ile iç hukuk sisteminin uyumlaşma sürecinde Türkiye AB Fonlarından en iyi şekilde yararlanmalı ve özel sektörün teşvik edici önlemlerle bu yükü kaldırabilmesi sağlanmalıdır. 
 

Kuruluşu 2. Dünya Savaşının sonuna dayanan Avrupa Birliği, yıllar içinde Dünya’da ki yapısal değişikliklerle beraber ve yeni katılan üyelerle büyüyerek gelişim göstermiştir. 1950 yılında Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) kurulması ile silah endüstrisinin hammaddesi olan demir çelik ürünlerinde Ortak Pazar yaratılması ve Avrupa’yı tekrar yıkıma uğratacak bir savaşın oluşmasının önlenmesidir gaye. 1957 yılında Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve  Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (AAET) kuruldu, üye devletler ortak Pazar ile aralarındaki ticari engelleri kaldırdılar. 1967 yılında, AKÇT, AAET ve AET’nin kurumları birleştirildi. 1993, Maastricht Anlaşması ile ekonomik ve parasal konularda,  ortak dış ve güvenlik politikası ile adalet ve içişlerinde işbirliği gibi ana başlıklarda hükümetler arası eşgüdümü öngörülüyordu. Var olan Topluluk sistemine hükümetler arası işbirliği mekanizması da eklenmesi yoluyla, Maastricht Antlaşması Avrupa Birliği'ni (AB) ortaya çıkardı. Böylece, ekonomik uzlaşma ile başlayan bu süreç, Avrupa’yı paylaşılan kültürel birlikteliğin temelinde politik, ekonomik, mali ve toplumsal anlamda birlik idealini ifade eden Avrupa Birliği’ne taşımıştır.      

AB bu yapısal derinleşme, dönüşüm ve yeni katılan üye devletlerle genişleme süreçlerinden geçerken; Türkiye 1963 yılında, imza atmış olduğu işbirliği anlaşması ile ‘Türkiye’nin Avrupa İdealini’ göstermiş ve nitekim 1987 yılından Türkiye, ekonomik sebeplerle iki yıl sonrasında reddedilecek ilk başvurusunu gerçekleştirmiştir. Sonrasında 1995’de Gümrük Birliği anlaşması imzalanmış, görüşmelerle geçen bir süreç sonunda 2004 yılında, AB üye devletlerinin devlet ve hükümet başkanları Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlamasına karar verdi.  Üyelik sürecinde, AB Müktesebatı (AB Hukuki Mevzuat bütünü) kapsamında belirlenmiş olan 35 konu başlığından biri olan Çevre Faslı 22-Aralık-2009 tarihinde, Belçika’nın başkenti Brüksel’de düzenlenen “AB Konseyi Hükümetler arası Katılım Konferansı”yla açıldı.

AB’nin miladı olan Maastricht Antlaşması ile çevrenin korunması AB Hedefleri arasına alınmış, ekonomik gelişmenin çevreye rağmen olamayacağının altı çizilmiştir. Çevrenin korunması, kollanması ve kalitenin yükseltilmesi, doğal kaynakların ve doğanın ekolojik dengeye zarar vermeyecek şekilde işletilmesi, çevre etki değerlendirmesinin yapılması, insan sağlığının korunması, çevre problemlerine ortak çözümlerin aranması AB Çevre Politikası’nın hedefleridir.  6.Çevre Eylem Programı’nın temelinde: AB’nin önümüzdeki 10 yıllık dilimde içindeki çevre hedefi ortaya konmuştur. Çevre  2010 :Geleceğimiz, Tercihimiz (2001) başlıklı programın öncelikli  hedefleri iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik, çevre ve sağlık, doğal kaynaklar ve atıklar konu başlıklarındadır.

AB Çevre Politikası’nın temel uygulama alanlarından biri olan atık yönetimi doğal kaynakların doğru kullanılması ve atıkların doğru şekilde ayrılmasıyla geri dönüşüm sağlanarak çöp sorununu çözmektir. Atık yönetimine ilişkin AB mevzuatındaki temel prensipler ise üretici sorumluluğu (Kirleten öder ilkesi),  topluluk ve üye ülke düzeyinde kendine yeterlilik,  yakınlık (atığın üretilen yere yakın alanda işlemden geçmesi) ve atık yönetim hiyerarşisi (Atığın oluşmadan önlenmesi, oluştuğu takdirde azaltılması, yeniden kullanım, geri dönüşüm, geri kazanım ve son olarak atığın bertarafı hedeflenmektedir) olarak sıralanabilir.

2003 yılında da Türkiye’nin AB Müktesebatına uyumuna ilişkin Ulusal Program Belirlenmiştir ve ‘Atık Yönetimi’ konu başlıklarından biri olmuştur. 2009’un sonunda müzakereye açılan Çevre Faslı ile birlikte Türkiye’nin önünde zor ve uzun  bir süreç olduğu kadar fırsatları da barındıran bir dönem açılmıştır.  Avrupa Birliğinin çevre ile ilgili yapmış olduğu çevresel düzenlemelerin Türkiye’nin iç hukuk sistemiyle uyumlaştırılması ve düzenlemelerin sonucu uygulamaya yönelik yatırımları Türkiye’nin belli bir takvim dahilinde gerçekleştirmesi söz konusudur. Bunun yanı sıra, AB’nin taraf olduğu Çevreyle ilgili sözleşmelere de Türkiye’nin üye olana kadar taraf olması gerekmektedir. Dolayısı ile hukuki mevzuatın uyumlaştırılması yani var olan yasaların yeniden düzenlenmesi ve yeni uyum yasalarının çıkarılması ile bu yasaların uygulanabilirliği aşaması ekonomik, mali ve toplumsal gerçekler ile uyumlu olarak gerçekleştirilmelidir.

AB Çevre müktesebatının uygulanması için yasal yaptırım araçlarının düzenlenmesi ve gerektirdiği çevre yatırımlarının finansmanının sağlanması iki önemli noktadır.  Çevre Bakanlığı tarafından yapılan açıklamalarda Çevre Faslı'nın kapanması için 58,5 milyar Euro yatırıma ihtiyaç duyulduğu ifade edilmektedir.Atık yönetiminin önemli başlıklarından biri olan ambalaj atıklarını ele aldığımızda, uyum çerçevesinde uygulanan yasal düzenlemelerden öncesinde de var olan bir sektörel yapı söz konusudur. Var olan bu yapının yeniden düzenlenmesi ve yeni teknolojik yatırımların sağlanması gene bu ekonomik çerçeve içinde ön görülmektedir. AB Müktesebatı ile iç hukuk sisteminin uyumlaşma sürecinde Türkiye AB Fonlarından en iyi şekilde yararlanmalı ve özel sektörün teşvik edici önlemlerle bu yükü kaldırabilmesi sağlanmalıdır.

AB’nin de altını önemle çizmiş olduğu sürdürülebilir kalkınmanın gerçekleşmesi yani diğer bir değişle sosyal, ekolojik, ekonomik ve kültürel gelişimin birbirini tüketmeden denge içinde sağlanması Türkiye’nin bu süreçteki kazancı olacaktır. Ambalaj atıkları özelinde ise, kirleten öder prensibi çerçevesinde, yerel yönetimlerin, sistem operatörlerinin, piyasaya sürenlerin ve bireylerin sorumluluk ve yükümlülüklerini yerine getirdiği sürdürülebilir bir ambalaj atığı toplama sisteminin tesisi öngörülmektedir.